BLOGGER TEMPLATES AND TWITTER BACKGROUNDS »

28 Aralık 2009 Pazartesi

Sahne'm


Gerçeklerdir hayatım. Gerçeklerim doğru mudur? Asla bilinmez!

Benim de oyunum gerçeklerden işte, herşeyin görünebilirliğinden doğmuş. Ne yaşadımsa içimde öyle gösterdim yüzümde, gülüşümde, gözyaşımda..

Bir de hayalkırıklıkları vardı sahnemde, bazen oyuncularım kırıldı, bazen eğrildi ya da repliğini unuttu.Belki de gerçekliğe o kadar kaptırdıki kendini; doğaçlama oynadı, anlayamadım.

-bu gerçeklik için teşekkürler Hakan Gerçek'e-

27 Aralık 2009 Pazar

some day!

Some day you will find a better place to stay
You'll never need to feel this way again..

amelie.





















Hep, sevdiğim adamın yanağı ve burnu arası, göz çukurunun hemen altı bir yerinde olmak istemişimdir! En saklanılası, en farkedilmeyesi yeri gelir bana hep! Ve işte bu sebepten kendimi bulduğum sahnedir, kendileri! Hayatımın filmi diyebileceklerimden birisidir de artık AMELİE.

18 Aralık 2009 Cuma

oynar mısın benimle ?

Zaman alıştırıyor mu bizi bu sessizliğe, hayallerimize geçen günlerden daha mı uzak bakıyoruz , sinsice yeniyor mu bizi sence? Yenilmemeliyiz! Bu sadece bir süreç sessiz, sinsice yıldırabilecek olan. Kimseye sırtımızı dayamadan bir hayat arzuluyoruz, dört duvarlı bir yaşam, sıcacık, adı özgürlük olan. Belki güzel bir şovale bir kenarında, içinde mis kokulu kurabiyeler pişen, harika şaraplar tadılan, arkadaş ziyaretleriyle şenlenen bir dört duvar, piyano sesleri yükselen -maalesefki cd'den :P- iç rahatlatan tınısıyla bakarsın bir keman karışmış sesine. Duvarlar dolusu kitapların içimizi aydınlattığı bir yaşam.. Düşlüyorum ve çok arzuluyorum -böyle bir toplumda- gerçekten bunu başarabilmeyi ve böyle bir hayatı yaşayarak mutlu olmak istiyorum. Ne dersin oynar mısın benimle?

2 Aralık 2009 Çarşamba

Johnny Depp
















sıradışı karakterlerin can bulduğu vücut!

Polytechnique










Aslında klasik bir fransız filmiydi,fazla dialog yok! Ama filmin anlattığı bu hikayenin dehşeti, bütün kulakları doldurur gibiydi.Dehşet diyorum çünkü filmde Ecole Polytechnique de Montreal üniversitesinde Marc Lépine'in, kadınları öldürmek amacıyla yaptığı ve yirmi dakika süren saldırısı anlatılıyor.Bu katliamdan kurtulanların anlattıklarından esinlenilerek yapılmıştı bu film.

Saldırgan mühendislik bölümünde bir sınıfa girerek önce kız ve erkeklerin ayrılmasını daha sonra da erkeklerin dışarı çıkmasını söyledi.Sınıftaki dokuz kadını öldürdükten sonra yine öldürmek üzere kadın aramaya çıktı.Çünkü Marc Lépine bir feminist düşmanıydı tam anlamıyla, intihar mektubunda da hayatının yolunda gitmemesinin sebebinin kadınlardan kaynaklandığını yazmıştı.Katliamda onu kadın, ondört kişiyi öldürmüştü, sonunda kendini de.











Filmin siyah beyaz olmasının sebebi kanın kırmızı dehşetinin olmamasının istenmesi, film kanaatimce daha etkili bir hal almış böylece.. Karelerin alınışı bakış açısı ayrıca bir o kadar etkiliydi.






sonu yok.

Salona girdi.Biran önce kendini rahatlatacak birşeyler yapmalıydı, çünkü titriyordu elleri, hatta her zerresi, hafif bir baş dönmesine bile dönüşüyordu.Bazen hoşuna giderdi, biraz içtiğinde bu baş dönmesi, içini dışını bir yapıyordu daha kendi gibi davranabilyordu işte o zaman, hafif bir tebessüm de koyuyordu dudak kenarına ama bu seferki farklıydı tabi.Belki de hayatının dönüm noktasındaki geceydi bu.'Nefes al ve heyecanlama! Tamam, sakin, geçecek heyecanlanılacak birşey yok' diyordu kendi kendine, gözleri kapalı.Biran için o nefesi verdikten sonraki saniye o rahatlamayı yaşayabiliyordu ama tekrar nefes aldığında ve gözlerini açtığı salona baktığında, kendini alamıyodu düşüncelerden, baskıdan, yoğun ateş beynine doğru ilerlerken, koltukaltlarının her stresli anında olduğu gibi sırılsıklam olduğunu hissediyordu. Nefret ediyordu vücudunun bu huyundan. Her sahneye çıktığında da bu kadar heyecanlanıyordu ama kendini yatıştırmayı becerebiliyordu bir türlü işte. En son oyununda bir oyuncaktı, canlanıp sahibinin dileklerini yerine getiren.Aptal bir sahibi vardı nasılsa. Birtürlü değerlendirmiyordu isteklerini, eline geçen fırsatları öyle maymun bir iştahı vardıki ne olacağına karar verebilseydi çoktan çok güzel bir hayatı olabilecekti.Gerçek hayatında da oyundaki rolü gibi oyuncağı olsun isterdi, dileklerini paylaşabileceği, hayatında küçük oynamalarla belki de büyük güzellikler doğabilecekti.Kendisini basireti bağlı olarak tanımlamıştı hep bugüne kadar.Sanki alışmıştı bile işleri bir türlü yolunda gitmez, illaki bir aksilik çıkacağına inanır ve genelde yanılmazdı.Bu gecenin de istisnalardan olmasını diliyordu.

1 Aralık 2009 Salı

Yann Tiersen



















Yann Tiersen...
Onu dinlerken Paris sokaklarında yürüyoruz, mis gibi turta kokuları eşliğinde. Bisiklete biniyoruz. Renk renk çiçekler yol kenarında. Hep bir bahar havası. Hafif bir rüzgar dağıtıyor saçlarımızı.
Kış gelmiş...
Küçük bir köyde taş evimiz, içeride şöminemiz, önünde minderlerimiz, elimizde şarabımız, sıcacık. Dışarısı buz gibi, kar dize kadar, hala yağıyor.

Yann'a bak sen, neler hayal ettiriyor insana! :)

tel.

Hayaller, gidişler, dönüşler, etkiler ve nihayet izler!
Yaşam dediğimiz de bu değil mi? Tenimizde, ruhumuzda kimlerin kırıntıları var? Kimlerin çizgileri? Sahiplerinden hatırladıklarımız, hatırlayamadıklarımız, tanıdık ya da tanımadık birçok yüz, ses, sokak, şehir, tat, koku var üstümüzde. Hepimiz hayaller için yaşıyoruz ama önemli olan bu yolculukta nasıl darbeler, değişler, izler alacağımız. Uzun ve çok heyecanlı bir yolculuk bu başladığımız!